| Ana Sayfa > Güncele Alevi Bakışı > Av. Birliğine Alevi Bakışı > AB'nin Alevi Politikası: Alevilerin Hristiyanlaşması |
|
|
Odkan ERDENAY
Genel Görünüş
Bir tane bile Alevî kökenli milletvekili
olmayan AKP iktidarının, son günlerde Avrupa Birliği kapılarında geçirdiği
mesaiye şahit oluyoruz. Gerçekte AB karşısında tavizkâr ve teslimiyetçi bir
tutum takınarak Türkiye’yi bir uçuruma doğru götüren AKP iktidarı, devletin
bütün kilit noktalarına nüfuz eden ve ülke politikalarında etkin rol oynayan
kökü dışarıda gizli cemiyetler tarafından desteklenmektedir. Hatta bu gizli
cemiyetlerin ellerinde tuttuğu boyalı basın da, AKP iktidarının AB karşısındaki
her tavizini ayakta alkışlamakta, tarihte eşine az rastlanır bir şakşakçılıkla
gerçekleri ters-yüz etmektedir.
AKP iktidarı, AB karşısında tam bir teslimiyet
ve acziyet içersindedir. Hatta AB, ABD ve IMF destekli bir kuşatmanın tam
ortasında bulunan Türkiye, süregelen iktidarlar tarafından bırakın çıkarlarını,
kendisini koruma refleksinden bile aciz hale getirilmiştir. AKP tarafından
“kırmızı” ilan edilen bütün çizgiler “pembeleşmiş”, ABD, AB ve IMF tarafından
dayatılan bütün şartlar kabul edilmiştir. Bunun içersinde başta KKTC olmak
üzere, Fırat ve Dicle akarsularına uluslar arası komisyonca yönetilmesine kadar
Türkiye’yi küçükten, budayan ve etki alanını daraltan, ülkemiz için “intihar”
sayılabilecek bir çok şart vardır.
AKP’nin çıkardığı bir çok kanun ve attığı bir
çok adım AB üyeliği için “şart” değil, iç ve dış güçlerin elbirliği ile
Türkiye’yi tasviye etmeye yönelik adımlarıdır. Normalde verdiği kredilerin geri
dönmesi için planlar hazırlaması gereken IMF’nin ülkemizin güvenlik de dahil
olmak üzere bütün organlarına müdahale etmesini hatta “yargının daha hızlı
çalışması” talebini başka nasıl açıklayabiliriz? Henüz yabancılara toprak satışı
AB üyeliğinin bir şartı değilken ve AB tarafından böyle bir talep gelmemişken
bir kanun çıkararak yabancılara toprak ve mülk satışına onay vermek başka neyle
izah edilebilir?
Yabancılara toprak ve mülk satışına onay veren
yasa çıktığından beri, yani yaklaşık bir yıl içersinde –taşeronlar hariç- başta
İzmir olmak üzere Batı Anadolu’da Yunanlılar, Hatay’da Suriyeliler, Güneydoğu’da
İsrailliler ve Karadeniz’de Rumlar tarım arazisi adı altında vatan toprağını
parayla satın almaktadırlar. Çeşme, Bodrum, Marmaris gibi turistik
ilçelerimizdeki mülklerin yarıdan fazlası yabancıların eline geçmiş durumdadır.
Eğer toprak satışları bu hızla giderse, önümüzdeki yirmi yılda elimizde vatan
toprağı kalmayacak. Peki, sorarım size; toprak, devletin olmazsa olmaz üç
unsurundan birisi değil midir?
ABD’nin daha geçen sene “Ortadoğu’da yirmiden
fazla devletin sınırı değişecek” açıklamasını ve Irak işgalinin İsrail’e yer
açmak için yapıldığını düşünürsek, ülkemizdeki yabancılara toprak satışının
hangi amaca hizmet ettiğini hemen anlarız. Bunlar gibi bir sürü örnek vermek
mümkün; ama konumuz bunlar değil.
İlerleme Raporu
Avrupa Toplulukları Komisyonu tarafından
6/10/2004 günü yayımlanan ve “İlerleme Raporu” olarak bilinen raporda ve “Etki
Raporu”nda AB’nin Türkiye politikaları daha iyi anlaşılmakta ve ülkemize yönelik
kuşatmanın boyutları ortaya çıkmaktadır.
Gerçek olan nokta şu ki, bu raporlarla
Türkiye’den akıl almaz taleplerde bulunulmakta, adeta bizimle alay edilmektedir.
Hiçbir üye ülkeden istenmeyen özel talepler ve üyelik şartları düpedüz
dayatılmaktadır. “Ucu açık müzakere”, “referandum” ve “işçilerin serbest
dolaşımının olmadığı” bir “tam üyelik” (!) herhalde sadece Türkiye’ye layık
görülebilirdi.
KKTC’nin tasviye edilip Türk askerinin adadan
çekilmesi, Ege sorununun Yunan tarafının istediği şekilde çözülmesi,
Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilip sözde soykırımın tanınması, Fırat ve
Dicle nehirlerinin altyapısı ile birlikte uluslar arası komisyonca yönetilmesi,
sanki varmış gibi “Hatay” sorunun çözülmesi … ve daha bunlar gibi aklınızın
hayalinizin almayacağı onlarca saçmalık…
Gerçi talepler bu kadarla da sınırlı değil.
Makalenin ilerleyen kısımlarında da göreceğimiz gibi, özellikle din konusundaki
talepler, doğrudan doğruya Türkiye’yi Hıristiyanlaştırmaya ve İslâmiyet’i yok
etmeye yöneliktir.
Gerçekler böyle iken teslimiyetçi ve işbirlikçi
AKP hükümeti ve kökü dışarıda boyalı basın, gerçekleri ters-yüz ederek AKP
iktidarı tarafından gizli toplantılarda kabul edilen bütün bu talepleri halktan
gizlemektedirler. İfade edildiği gibi, AKP’nin AB politikası bir başarı değil,
bir teslimiyet ve devletimizi tavsiye etmeye yönelik çok aşamalı bir planın
uygulanmasıdır. Arada bir, AKP başkanının AB’ye ve İsrail’e karşı sert çıkışları
ancak halkta biriken öfkeyi boşaltmaya yöneliktir. Yoksa bu taifede ne ABD’ye,
ne AB’ye ve ne de İsrail’e tepki koyacak yürek vardır. Doğrusu, Türkiye’de
gelenek olduğu üzere Başbakan olmadan önce ABD’yi ziyaret eden bir kişiden de bu
tavır beklenemez. Sadece hepsi elbirliği ile önceden hazırlanmış bir senaryoyu
oynuyorlar; hepsi bu.
AB Kimliği: Hıristiyanlık
Bilindiği üzere AB üyesi devletlerin tamamı
Hıristiyan kimliklidir. AB’nin kuruluşunda da Hıristiyanlık çimento görevi
üstlenmiş ve bu AB metinlerinde açıkça ifade edilmiştir. AB bayrağındaki on iki
yıldızın Hz. İsa’nın on iki havarisine işaret ettiği ve bayrağının renginin ise
Hz. Meryem’in şalından alındığı açıkça deklare edilmiştir.
Hal böyle iken, AB’nin Hıristiyan kulübü
olduğunu söylemek abartı olmaz. Nitekim, ilerleme raporunda “din özgürlüğü” alt
başlığı altındaki talepler ile AB, sadece Hıristiyanlığın özgürlüğünü garanti
altına alınmasını ve misyoner faaliyetlerine her türlü serbestliğin tanınmasını
istemektedir.
“Din özgürlüğü” alt başlığı ile ele alınan
Türkiye’deki dinler ve mezheplerin durumu ile ilgili değerlendirmelerde 140 bin
civarındaki Hıristiyan nüfus için iki sayfaya yakın yer ayrılmış, fakat tahmini
nüfusu 12-20 milyon olan Alevîler, bir paragraf ile geçiştirilmiştir. Başörtüsü
sorunu başta olmak üzere, Türkiye’deki dindar insanların sorunları ile ilgili
bir tek kelime bile edilmemesi daha da manidar. Bu tutum bile tek başına AB’nin
samimiyetinin gerçek bir göstergesi olarak alınabilir.
Raporda Hıristiyanlar ile ilgili olarak tüzel
kişiliklerinin olmadığı, mülk edinme haklarının sınırlı olduğu, kendi
vakıflarının yönetimine müdahale edildiği, din adamlarını yetiştirmeye izin
verilmediği, Diyarbakır’da Protestan kilisesinin bir ibadethane olarak tescil
için yaptığı başvurunun reddedildiği, kiliselerin restoresi için işlemlerin
yavaş ve hantal olduğu, Büyükada’da bulunan Rum Ortodoks Yetimhanesinin müsadere
edilmesi için yasal işlem başlatıldığı, Heybeliada Ruhban Okulunun hala
açılmadığı, Fener Rum Patriği için “Ekümenik Patrik” sıfatının hala yasak
olduğu, Türk olmayan din adamlarının çalışma ve ikamet izinlerinde güçlüklerle
karşılaşıldığı … ve daha bunlar gibi Raporda nüfusları 140 bin civarında
gösterilen Hıristiyanların her türlü “sorunu” (!) en ince detayına kadar
işlenmiştir.
Oysa Alevîlere ayrılan tek paragrafta resmen
kabul edilmedikleri, ibadethaneleri açarken zorluklarla karşılaşıldığı ve
zorunlu din derslerinden bahsedilmiştir.
Rapora göre Alevîler azınlık, Alevîlik din
Raporda Alevîlere ayrılan paragraf ise evlere
şenlik. Çünkü paragrafta Alevîler “Sünnî olmayan Müslüman azınlık”, Alevîlik
için ise “din” tanımı yapılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında yer
alan ve bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan, bu topraklardan beslenen Alevîler,
ne zamandan beri gayrimüslimlerin statüsünde, “azınlık” statüsünde olmuştur? Şu
bilinmeli ki, Alevîler, bu toprağın ve vatanın asli unsurları, temel taşlarıdır.
Alevîlerin devlet nezdinde “azınlık” statüsünde tanınması Alevîler için bir
felaket olur. Çünkü Alevîlerin Türkiye Cumhuriyeti dışında ikinci bir vatanları
yoktur. Onların tek vatanları vardır ve o da Türkiye’dir. Oysa Yunanistan’a
geçip Türkiye’ye efelenen Fener Rum Patriği ve avenesinin başka vatanları da
vardır. Alevîler, bu ülkede Başbakanlık, bakanlık yapmış birçok kişide olduğu
gibi, çifte pasaporta da sahip değildirler. Tarih, Anadolu’yu ve Türkiye’yi
Alevîlere yurt olarak vermiştir ve yaşadıkları her türlü baskıya ve çifte
standarda rağmen Alevîler bir başka “yurt” aramak gibi bir çaba içine de
girmemişlerdir.
Diğer taraftan Alevîlerin dini bir topluluk ve
Sünnîliğin ise bir din olduğu ifade edilmiştir. Eğer raporda belirtildiği üzere
Sünnîlik bir din ise, otomatikman Alevîlikte bir başka din oluyor. Peki,
Alevîlik nasıl bir dindir? Alevîlik İslâm değil midir? İşte bizi bekleyen asıl
büyük tehlike de budur. Eğer devlet, bizi İslâm dışında bir başka din olarak
tanırsa, bunu kaç tane Alevî kabul eder? Bu şekilde tanınmanın Alevîlere ne
faydası olur? Artık cevabını siz verin.
AB’nin derdi: Hıristiyanlık
Raporda “azınlık” olarak tanımlanan tek grup
Alevîler değil, Kürtler de vardır. AB’nin Alevîleri ve Kürtleri azınlık olarak
görmesindeki ve Türk Devletine bu şekilde dayatmasındaki sebep, ülkeyi federatif
bir yapıya getirmek istemesidir. Böylece Türkiye güçsüzleşecek, zayıflayacak ve
parçalanmanın eşiğine getirilecektir. Başta KKTC, Ege, sözde Ermeni soykırımı
gibi bütün psikolojik direnç kaleleri düşürülecek bir Türkiye’ye son darbe ise,
yeni ve nüfusu kalabalık azınlıklar yaratıp bunları kullanarak bölünmenin
eşiğine getirmektir. Zaten Kamu Yönetimi Reformu olarak adlandırılan yapısal
değişiklik, eğer bir gaflet değilse düpedüz “ihanet”tir.
Bununla birlikte yeni icat ettiği bu azınlıklar
üzerine misyonerleri göndererek bunları Hıristiyanlaştırmaktır. Nitekim son
zamanlarda yazılı ve görsel basında da sıklıkla yer ettiği üzere AB uyum
yasaları ile birlikte misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetleri artmış ve ülke
genelinde 20 bin civarında kilise-ev açılmıştır. Yine basından takip
edebildiğimiz kadarıyla sadece İstanbul’da 3 bin tane Alevî kökenli vatandaşımız
Hıristiyan yapılmıştır. Yine Avrupa’da yaşayan Alevî kökenli gençlerden 50
bininin Hıristiyanlaştırıldığı ulusal gazetelerde yerini bulmuştur.
Yıllardır ülkeyi yöneten aciz ve teslimiyetçi
kadroların verdiği tavizler ile şımaran bu misyonerler İstanbul’un ve Ankara’nın
göbeğinde kolilerle İncil dağıtacak kadar işi çığırından çıkarabilmişlerdir.
Elbette, herkes dinini yaşama ve yayma özgürlüğüne sahiptir. Ama Müslüman
mahallesinde salyangoz satmak ve İslâm’a, Müslümanlara düpedüz meydan okumak,
kabul edilebilir bir şey değildir.
Alevîler, yıllardan beri misyonerlerin
hedefinde olan bir kitledir. Yıllardır Alevîlik adına çıkarılan yayın
organlarında doğrudan İncili ve Hıristiyanlığı anlatan yazılar yazdılar. Her
vesile ile içimize girdiler. Marksizm’in savurduğu, dinsizleştirip İslâmîyet’e
düşman ettiği ve boşluğa ittiği gençlerimizi kandırıp Hıristiyan yapmak ise işin
kolay kısmıdır. Nitekim TSK tarafından hazırlanan “Ülkemizdeki ve Dünyadaki
Misyonerlik Faaliyetleri” adlı bir raporda da misyonerlerin hedefinin Alevîler
ve Kürtler olduğu açıklanmıştır. Hatta Protestan misyonerlerin 2020 yılına kadar
Türkiye nüfusunun %10’unu Hıristiyanlaştırmayı ve 1 milyon İncil dağıtmayı
hedefledikleri belirtilmiştir.
Sonuç Yerine
Bugün gelinen noktada, Alevîler bir tercihe
zorlanmaktadır. Bu tercih kendi gelecekleri ile ilgili olduğu kadar, İslâm’ın bu
topraklardaki bekası ve Türkiye’nin gelecekteki durumu ile de ilgilidir.
Kendileri ile ilgili olan tercih, İslâm dairesi içinde kalmak, hatta İslâm’ın
özü olmak ile Hıristiyan misyonerlere açık hedef haline gelmek arasındadır.
İslâm’ın bu topraklardaki bekası ile ilgili olan tercihleri ise Avrupa Birliği
sürecini destekleyerek Anadolu’nun Hıristiyanlaşmasına farkında olmadan da olsa
dolaylı yollardan katkıda bulunmaktır. Türkiye için ortaya çıkan doğal tercih
ise, bütün psikolojik direnç kaleleri işgal edilmiş, küçülmüş, daralmış,
budanmış ve nihayetinde tavsiye edilmiş bir ülke ile güçlü, insan hakları,
hortumculuk, yolsuzluk ve demokratikleşme gibi birçok sorunu kendi bünyesinde
katılımcı vatandaşlık ile çözen, kendi kaynaklarına dayanarak zenginleşen, etki
alanını genişleten, etki alanını koruyan ve kollayan bir ülke arasındaki
tercihtir.
AB süreci, görülmektedir ki, bizleri ihya
etmeye değil, bölmeye, parçalamaya, yok etmeye ve bu toprakları
Hıristiyanlaşmaya yöneliktir. İslâmî olan bütün unsurları değiştirmeye,
değişmezse ABD’nin Irak’ta yaptığı gibi yok etmeye yöneliktir.
Evet, bugün için Türkiye’nin başta yolsuzluk,
siyasetin çıkar örgütüne dönüşmesi, yerel güç odaklarının güçlenmesi,
demokratikleşme, kamu kurumlarının iş göremez hale gelmesi… gibi hayati
sayılabilecek bir çok sorunu vardır. Bundan devletin en tepesindeki isimlerden
vatandaş Ahmet’e kadar herkes şikâyetçidir. Ama bu sorunları aşmak Avrupa
Birliği ile değil, kendi iç dinamiklerimizle, izleyici vatandaşlıktan katılımcı
vatandaşlığa geçmekle mümkündür. Ehl-i Beyt İmamlarından sekizincisi olan İmam
Ali Rıza (a)’ın da dediği gibi, “Zalimin zulmünden değil, halkın cahilliğinden
korkun.” Ve yine ilahi sünnette buyrulduğu gibi “Bir kavim kendi durumlarını
değiştirmezse, Allah da onların durumunu değiştirmez.” Ve yine halkımızın dediği
gibi “Bir memlekette şereflilerin sesi, şerefsizlerden daha yüksek çıkmazsa o
memleket harap olmuş demektir”
Bizim başımıza gelen bütün musibetler, temelde
hakkımızı aramasını bilmemekten, sesimizi bir bütün olarak yükseltememekten,
doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku ikame etmemekten kaynaklanmaktadır. Bu
ülkede yolsuzluk, hırsızlık, adam kayırma, haksızlık, hukuksuzluk yapanlar acaba
bu ülkenin vatandaşı, bir şekilde birimizin akrabası yahut yakını değil midir?
Hırsızlık yapana, hayduda, yerel güç odaklarına, bozguncuya, ahlaksıza karşı
hiçbir toplumsal refleks gelişmezse, hatta bazı insanlar gidip bunların önünde
esas duruşta beklerse Türkiye’yi bekleyen akıbet budur. Ve bu akıbetten
kurtulmanın çaresi sadece ve sadece bizdedir.
Kurban bayramı halkın iradesini ve gücünü göstermesi bakımından küçük bir fırsattır.Önümüzdeki kurban bayramı bu irade gösterimi için iyi bir fırsat olacaktır.Halkımız kestiği kurbanın derisini kendi istediği yere vererek ezici iradesini göstermek durumundadır.Bu iradeyi kullanan halk bundan lezzet dahi alacak ve özgüveni de gelişecektir.Sonuç mutlaka halkın lehine gelişecektir.,çünkü halk iradesi ve gücü görülemediği için koyun yerine sürü yerine konulmaktadır.,asıl kurban yapılmaktadır. Egemenlerce dikkate alınmayan halk her türlü olumsuz sonuçta faturayı ödemekte, acı ilaçları içmek zorundadır.
Kimse yanlış değerlendirmesin, Hava kurumuna, Kızılay’a yada Çocuk Esirgeme kurumuna karşı değiliz, buların faydalı işler yaptıklarını da biliyoruz. Ancak sorun halkın korkularını yenmesini öğrenip iradesini ve gücünü gerektiğinde kullanması sorunudur. Görüyoruz ki karanlıkların yoğun olduğu dünyalarda hangi ideoloji hükümet olursa olsun, karanlıkların emperyal bağlarından dolayı iktidar olunamamaktadır, böylece de halk iktidarları kurulamaktadır. Halkın iradesi sistemlere yansıtılamamaktadır.
Eğer nasip olurda kurban keserseniz, canınız nereye istiyorsa kurban derinizi oraya veriniz. Bu ister bir cami yada vakıf ister bir okul olsun. İsterseniz kendi siyasi partinize yada kuruluşunuza verin. İster işçinize yada muhtarlığınıza verin. Yine isterseniz paraya çevirip yoksula yada yetime verin. Ama mutlaka iradenizi yansıtın. Kurban derinizi yanınıza alın ve vermeyi istediğiniz yere götürün,yada çağırın gelip alsınlar. Ama asla gerekçeleri ne olursa olsun size dayatılanı yapmayın.
Tarihi yada kaderinizi değiştirme gücünün elinizde olduğunu hissedeceksiniz. Bu küçük başlangıç birde alışkanlık yaparsa halkı yok sayan karanlıkların kendisi yok olacaktır. Kurtarıcı beklemeyin, kurtarıcı sizsiniz, çünkü kurtarıcıda sizi bekliyor.